Gündem

Türkiye su stresi yaşıyor

MEHMET BAYER – HİBYA – 11.07.2021 – ”Türkiye’de evsel su tedarik ve tüketim istatistiklerinin değerlendirilmesi” adlı çalışmada, hızlı nüfus artışı ve kentleşme ile ekonomik büyüme hedeflerinin su kaynakları üzerindeki baskıları önemli ölçüde artırdığı vurgulandı.
 
Çalışmayı yürüten Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Fen Edebiyat Fakültesi Coğrafya Bölümü Dr. Öğr. Üyesi Faize Sarış, HİBYA’ya yaptığı açıklamada, hızlı kentleşme, arazi örtüsü değişimi ve doğal afetlerdeki artışın tatlı su  kaynaklarının miktarı, kalitesi ve erişilebilirliği üzerinde önemli bir baskı oluşturduğu, Türkiye’deki kentsel nüfus artışına paralel olarak su talebinin de yükseldiğini söyledi.
 
Sarış, arazi kullanımının ve iklim değişikliklerinin olumsuz etkilerinin, ülkenin bazı bölgelerinde su sıkıntısı hatta su kıtlığı ile sonuçlandığına işaret ederek, ”Türkiye’de hem hızlı nüfus artışı ve kentleşme, hem de ekonomik büyüme hedefleri su kaynakları üzerindeki baskıları önemli ölçüde artırmaktadır. Zaten tarımsal su tüketiminin, toplam su 
tüketimi içerisindeki payı oldukça yüksektir. Buna artan içme-kullanma suyu ile enerji ve inşaat alanlarındaki tüketim de eklenenince, ülke genelinde yıllık su tüketimi 2008 yılında 44 milyar metreküpken 2020 itibariyle 57 milyar metreküpe ulaşmıştır.” dedi.
 
Çalışmasında Türkiye’nin su kaynakları potansiyeli hakkında bilgiler de veren Sarış, şöyle konuştu:
 
”Yıllık ortalama yağış yaklaşık 574 milimetre olup, yılda ortalama 450 milyar metreküp suya tekabül etmektedir. Günümüz teknik ve ekonomik şartları çerçevesinde, çeşitli maksatlara yönelik olarak tüketilebilecek yer üstü suyu potansiyeli yılda ortalama toplam 94 milyar metreküptür. 18 milyar metreküp olarak belirlenen yer altı suyu potansiyeli ile birlikte ülkemizin tüketilebilir yer üstü ve yer altı su potansiyeli yılda ortalama toplam 112 milyar metreküp olup, 57 milyar metreküpü kullanılmaktadır. 57 milyar metreküplük suyun yüzde 77’si tarımda, yüzde 23’ü ise içme-kullanma ve sanayi suyu olarak tüketilir. Türkiye’de kişi başına düşen kullanılabilir yıllık su miktarı 2000 yılında 1652 metreküp, 2009 yılında 1544 metreküp, 2020 yılında ise 1346 metreküp ile giderek azalmakta ve bu rakamlarla Türkiye su stresi yaşayan ülkeler kategorisinde konumlanmaktadır.”
 
– Evsel su kullanımı için çekilen yıllık su artıyor
 
Sarış, İstanbul için ise 2018 yılı itibariyle, evsel su tüketiminin yaklaşık yüzde 39,7’sinin akarsulardan, yüzde 42,8’inin barajlardan, yüzde 16,4’ünün göl ve göletlerden sağlandığını, bunun çok yüksek oranda yüzey sularına bağımlılık anlamına geldiğini, bu nedenle tek mevsimlik bir kuraklığın dahi, İstanbul’da su stresine yol açabildiğini vurguladı.
 
Türkiye’de evsel su kullanımı için çekilen yıllık su miktarının giderek artığını ve bu artışın 2008’den sonra hızlandığını aktaran Sarış, şöyle devam etti:
 
”Kişi başına düşen evsel su miktarı ise 2000’li yıllardan bu yana azalış trendi sergilemektedir. Türkiye geneli için değerlendirildiğinde, bu durumun öncelikli olarak nüfus baskısı ile ilişkili olduğu ifade edilebilir. Yıllık su çekim miktarındaki zamansal değişimle paralel bir biçimde, yer üstü su kaynaklarından su çekimi 2008 yılından sonra yer altı suyu oranlarını geçtiği gözlenmektedir. Yer üstü (yüzey) sularından su çekimi en fazla barajlardan yapılmaktadır. Akarsulardan çekim son yıllarda artış sergilemektedir. Su kaynaklarına bağımlılık açısından değerlendirildiğinde, kuyu (yer altı suları) İç Anadolu ve Batı Akdeniz (Göller bölgesi), pınar Doğu Anadolu, barajlar Marmara, İç Anadolu, Doğu Akdeniz ve GAP bölgesi, akarsularda ise Karadeniz bölgesinde birkaç il ile Siirt ve İstanbul dikkati çeker. Göl/gölet kaynağından su çeken il sayısı çok azdır en fazla Sakarya, Isparta ve İstanbul’da görülür.”


 
Sarış, tüm bu bulgulara bakıldığında rezervuarlardan çekilen su miktarlarının sürekli arttığını, yüzey sularından su çekiminin fazlalaştığını ve batı bölgelerde su çekiminin doğuya oranla önemli ölçüde yüksek olduğunu ifade etti.
 
Subtropikal ve orta kuşak iklimleri arasında yer alan ve doğu-batı yönünde geniş bir ülke olan Türkiye’de, kompleks topografik yapısının da etkisiyle yerel olarak farklı yağış rejimlerinin gözlendiğini, yağışlardaki bu farklılaşmanın, farklı bölge/havza veya illerde, farklı su potansiyellerinin oluşmasına neden olduğunu belirten Sarış, su potansiyeli açısından Doğu Anadolu, Karadeniz ve Akdeniz’in kar rejimli akarsularının önemli bir kaynak olarak öne çıktığını, kapalı havzalarda (Konya, Burdur ve Afyonkarahisar gibi) yer altı sularının daha önemli olduğunu dile getirdi.
 
Sarış, kaynağı ne olursa olsun, hem iklim krizinin hem de artan nüfus ve su talebinin bütün su kaynakları üzerinde baskı yaratacağına işaret ederek, ”Türkiye’de yağış değişkenliğini ele alan çalışmalara bakıldığında, batı bölgelerde yıllık yağış tutarlarında azalma gözlenmekle birlikte daha kritik olarak yağışlı gün sayısında azalma ve ani şiddetli sağanak olaylarında artış gözlenmesidir. Doğu bölgelerde yağış deseni açısından en önemli bulgular, artan sıcaklıklarla birlikte hem kar yağışlı gün sayıları ve tutarındaki azalmalar, hem de kar erime sürecinin hızlanmasıdır. Yağış rejimindeki bu değişimler, arazi örtüsü değişiklikleri ile birleşince farklı rezervuarlarda (akarsu, göl, yer altı suyu) farklı su sorunlarına yol açar.” diye konuştu.


 
– Belediyeler yenilikçi çözümler üretmeli
 
Akarsularda debi azalması gibi etkilerin daha hızlı gözlenirken, yer altı suyunda seviye düşmesinin daha uzun 
vadede gerçekleştiğini, ancak etkili bir su yönetimi devreye konulmadıkça kaynakların yetersiz kalmasının kaçınılmaz olduğuna dikkati çeken Sarış, şu bilgileri verdi:
 
”Orman alanlarının yok edilmesi ile birlikte betonlaşmanın artması sonucunda yağışın toprak tarafından tutulamaması (sızmanın azalması), dolayısıyla akış katsayısının giderek arttığı ve rezervuarlarda tutulan su miktarının azaldığı bir tablo ortaya çıkar. Küresel ortalama sıcaklıklarda sanayi devriminden bu yana 1,2 santigratlık bir artış söz konusudur. Her 10 yıl için artış oranı 0,2 santigrat olarak hesaplanmaktadır. Artan sıcaklıklar hem açık su yüzeylerinde (göl, gölet, baraj) hem de toprak neminde buharlaşmanın artması ve su açığı dönemlerinin genişlemesine neden olur. Türkiye bu açıdan riskli ülkeler arasında yer alır. Var olan su güvenliği riskleri karşısında içme ve kullanma suyu kaynaklarının sürdürülebilir ve etkin kullanımı için belediyelerin yenilikçi çözümler üretmeleri gerekmektedir. Kentsel su temini, evsel su dağıtım ağlarının daha iyi idare edilmesini ve işletilmesini gerektirir. Karar verme süreçleri tüm sorunları doğru ve zamanında ele almak için, akışlar, olası arızalar, kayıplar veya diğer sorunlar gibi sistem işleyişini tanımlayan güvenilir verilere dayanmalıdır. AB eko-kent ölçütlerinden biri birincil su tüketiminin azaltılması olarak belirtilmektedir. Bunun için bütünleşik kentsel su yönetiminin benimsenmesi, kentlerde yeşil altyapı, atık su arıtımı ve atık suların yeniden kullanılması, yağmur suyu hasadı, şebekedeki kaçakların önlenmesi gibi su miktarını ve kalitesini koruyacak çalışmalar uygulanmaktadır. Özellikle su arıtma tesislerinde yenilebilir enerji kullanımıyla fosil yakıt tüketiminin de önüne geçilebilir. Türkiye’de bazı kentlerde bu tarz uygulamalar vardır. Evsel su tüketimini azaltmak ve kaynakları korumaya yönelik davranışları geliştirmek için kentlerde sosyolojik bir takım çalışmalarda yürütülmektedir.”


 
Sarış, ekosistemin varlığını sürdürmesine olanak sağlayan, hidrolojik döngüyü bozmayan bir su yönetimi çerçevesinde sosyal ve ekonomik sürdürülebilirliğin sağlanabileceğini, bunun için tüm su kullanıcılarının, politika yapıcılarının ve karar vericilerin etkin su kullanımını mutlaka dikkate alması gerektiğini, çünkü su kaynaklarının sınırsız olmadığını, suyun yağışlarla yenilenebilmesi için orman varlığının korunması gerektiğini sözlerine ekledi.

Hibya Haber Ajansı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu